Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Üniversiteli olmak parasal nedenlerle tercih edilmemelidir

Üniversiteli olmak nedir ne değildir uzun zamandır kafalarda yanlış bir anlama bürünmüştü. İnsanlar üniversiteyi seçerken ya da çocuklarını üniversiteye yönlendirirken üniversitenin sonucunu “hayatını kurtarmak” olarak düşünüyor ve buna göre planlarını oluşturuyorlardı. Son yıllarda yaşanan ekonomik kriz ile üniversiteye “hayatını kurtarmak” olarak bakmanın ne kadar anlamsız olduğu ortaya çıkmış oldu. Farklı meslek kollarında çalışan ve üniversite tahsili olmayan insanların üniversite mezunlarından fazla kazanıyor olabilmeleri öncelikle insanlarda şok etkisi yarattı, kabul edilmez bulundu, anlamsız bir sürü tepkiler verildi. Sonunda üniversite mezunu olmanın aslında “kişinin hayatını kurtarması” anlamına gelmediği zor da olsa kabul edilmeye başlandı.

Birinci Bölüm:

Üniversiteli olmak aslında ne demektir konusuna gelmeden önce üniversite diplomasına sahip olmanın parasal bir ölçütü var mıdır konusuna değinmek istiyorum? Gündemde farklı iş kollarından ustaların, zanaatkarların, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların üniversite mezunlarından daha yüksek maaşlarla çalışıyor olması var. Bu durumda bir anormallik olduğunu düşünenlerin yanıldığını söylemek isterim. Öncelikle bir şeyin değerini belirleyen o şeye ne kadar ihtiyaç duyulduğu ve o şeyin ne ölçüde karşılanabildiğidir. Örneği kimseyi incitmemek için sembolik olarak vereceğim. Kaplumbağa terbiyecisi. Osman Hamdi Bey’in tablosunu bir kenara bırakın. Gerçek hayatta kaplumbağa terbiyecisi olmayı bir meslek kolu olarak düşünün. Dünya dolusu kaplumbağa olsa, kaplumbağa terbiyeciliğini öğrenmek de çok az kişiye nasip olacak kadar zor bir iş olsa, bu işin kıymeti toplum gözünde ne kadar olabilir? Kaplumbağa Terbiyeciliği Lisans Bölümünden mezun olsan bu sayede ne kadar para kazanabilirsin? Bu örnekte olduğu gibi toplumun gidişatına ve ihtiyaçlarına göre geçim kapını şekillendiremediysen sen de tüm lisans ve ön lisans diploman hatta daha üstü diplomalarınla bir çeşit “kaplumbağa terbiyecisi” olmuş olmuyor musun? Öte yanda adam sanayide çalışmış, bir yandan sanat okuluna gitmiş, ihtiyacın ne yöne doğru olduğunu anlayarak (ya da yönlendirilerek) doğru yönde kendini geliştirmiş sonunda senden daha fazla kazanmaya başlamış ki belki o da hala hak ettiğini alamıyor ama sen buna tepkilisin. Yanlışsın kardeşim.

Bir mesleği yapıp ondan “iyi maaş” diye tanımlanabilecek bir para kazanabilmek, toplumun değer yargılarını iyi analiz ederek hareket etmekle ilgilidir, girişimci olmak, hazırı beklememekle ilgilidir, çoğu zaman kısmet, sermaye ve çevreyle ilgilidir. Allah helalinden kazanç versin. Bunlardan başkası da bizim ilgi alanımıza girmez.  İşini doğru yapıp parasını kazanan herkese saygı duyuyorum. Bu yazının konusu her türlü yamukluğu yapıp insanları dolandırarak zengin olduğunu sanan ahmaklar değil. Onların akıbeti zaten içler acısı olacak. Biz üniversiteli olanın olmayandan az maaş alması normal mi değil mi konusunda yazmaya devam edelim.

Türkiye’de tarım toplumunun sanayi toplumuna dönüşümü sırasında kent hayatında mesleğini devam ettirecek insanlar için üniversiteler önemli bir basamak olarak görüldü. Üniversite mezunları iş yerlerinde bir diploma yardımı ile işe girebiliyor, o iş kolunda yükselebiliyor ve köylü ise şehirliye dönüşüyor, şehirliyse kendini belki daha üst bir sınıfta görüyordu. Mavi yakalının üstünde beyaz yakalı gibi tanımlar içerisinde daha iyi şartlar içinde çalışan ve daha rahat bir yaşam süren insan olmaya çalışan üniversiteli bu kavramlar ile “hayatını kurtarabileceğini” düşünüyordu. Ancak aynı şeyi isteyen ne kadar çok insan varsa o istek zamanla değerini yitirmeye başlar. Üniversitelerin fakülte ve yüksekokulları halkın da talebi dahilinde ilçelerimize kadar açıldı. Sonuç olarak ortalık farklı branşlarda üniversite mezunları ile doldu. Tekrar etmek isterim ki bu üniversite aşkı bizde eğitim aşkından değil tarım toplumunu itibarsız gören kent aşkımızdan kaynaklanmaktadır. Bizde “hayatını kurtarmak” kırsaldan çıkabilmek, kentli kimliğine bürünebilmektir. “Oğlum, kızım okusun da hayatını kurtarsın! Bizim çektiğimizi çekmesin.” Diyen her aile çocuğuna az da olsa bu bakışı aşılamıştır. Ancak gerçekler tokadını sağlı sollu vurmuştur. Birinci tokat: Kırsaldan kente geçmekle kafalar değişmez, geçim şekli ve yaşam ortamı insanlara mucizevi bir huzur sunmaz. Kent yaşamı insan ilişkilerinin, geçimin, çalışmanın çetrefilli hali ile bu yaşama özenenleri daha fazla strese sokmuş ve hüsrana uğratmıştır. İkinci tokat ise o kadar alınan eğitimin sonucunda elde edilen kazancın kişiyi tatmin etmeyişi ve bundan dolayı yaşanan hayal kırıklığıdır.

Bu tokatları toplum olarak birlikte yedik. Ayrımız gayrımız yok. Ne üzülmek bize bir fayda sağlar, ne de şartlarımız şu noktadan sonra değişir. Yazımın buraya kadar kısmını okuyan üniversite mezunlarına düşünce şekillerini değiştirmelerini tavsiye ederim. Okuyup paranızı kentte kazanmaya başladıysanız çıkın köye yerleşin diye bir şey söylemek anlamsız olur. Hayata sıfırdan başlayın oto elektrik ustası olun denmesi de burada anlatılmak istenenlere taban tabana zıt olur. Seçtiğimiz ve oluşturduğumuz şartlar içerisinde başkasının kazancına yan gözle bakmadan kendi elimizin emeği ile geçinip bunda huzur bulmayı öğrenmeliyiz. Hani Barış Manço’nun bir şarkısında söylediği gibi:

“Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür dersen

Kaz gelen yerden tavuğu esirgemezsen

Bu kafayla bir baltaya sap olamazsın amma

Gün gelir sapın ucuna olursun kazma”

Rahmetli Barış manço ne güzel anlatmış şarkısında, dinlemenizi tavsiye ederim. Ben de derim ki; insan toplumunu gözlemleyecek, tanıyacak. Bu toplumun neye ihtiyacı var ve ben bunun için ne yapabilirim diye kendine soracak. Kibir göstermeyecek, insanların ihtiyacı ayakkabı tamirciliğine ise o işi yapacak. Bir de insan tek meslek yapar tek işi öğrenir de demeyecek. Sultanlar bile bir zanaat öğrenmişler. Peygamberlerin bile mesleği var. Hatta kimilerinin birden fazla. Bir işin okullusu olursun bir işin alaylısı. Şartlar hangisine uyarsa onu yaparsın ya da istersen ikisini de yaparsın. İş yapmaktan gocunulur mu? Allah elden ayaktan düşürmesin, kimselere de muhtaç etmesin. Bir de Allah kimseye evde tavuğu varken komşunun tavuğunu kaz göstermesin.

İkinci Bölüm:

Yıl 2004, Yer Konya Selçuk Üniversitesi. Üniversiteye başladığımda aklımda sadece okuduğum bölümden mezun olup iş sahibi olmak yoktu. Bu öğrenim yuvasının pek çok açıdan benim için eşi bulunmaz bir kaynak olduğunun farkındaydım. Bir daha böyle bir fırsat ele geçmeyebilirdi. Bu yüzden Kütüphane, Kültür Sanat Merkezi, Bilgisayar Merkezi gibi yerleri mesken edindim. Öğrenci Toplulukları, Sempozyumlar, Çalıştaylar, Seminerler ne varsa gidip bilgi edinmeye çalışıyordum. Zamanla bazı topluluklarda aktif rol alırken bazılarını hayatımdan çıkardım. Üniversite Kütüphanesi ise benim için vazgeçilmezdi. Artık bina görevlisi gibi olmuştum. Bazı günler kütüphane kapanana kadar okuyup, araştırdığım olurdu. Üniversite demek sadece üniversite içi aktiviteler de demek değildi. Bir üniversiteli olarak yaşadığım şehrin bana katabileceği ne varsa ona da erişmeye çalışıyordum. Üniversite yıllarım zor ama bir o kadar anlamlı zamanlarımdı. Zordu çünkü bu kadar çabalarım içerisinde okuduğum bölümü zamanında bitiremedim. Pek çok etkenin birleşimi ile mezuniyetim çetin şartlar içerisinde gerçekleşti. Anlamlı yıllardı üniversite yıllarım çünkü o yıllarda yaşadığım her şeyi iyi ki yapmışım dedim. O zamanlarda ne için çaba harcadıysam bana fazlasıyla iyilik, güzellik olarak döndü.

Üniversitede dördüncü yılım bittiğinde yaşadığım bir olayı aktarmak isterim. Sınıf arkadaşlarım mezuniyet törenine katılıyorlardı. Bense mezun olamadığımdan katılmayı uygun görmemiştim. Bir sınıf arkadaşımla tören günü kültür merkezinde karşılaştık. Yıllarca benimle konuşmamış bu arkadaşımın şimdi benimle konuşası tutmuştu. Sebebi ise çok üzücüydü. Bana dedi ki “Caner ben dört yıl boyunca sadece derslerimle ilgilendim. Bu kültür merkezine de ilk defa geliyorum. Bugün ailem mezuniyet töreni için Konya’ya geliyor ama onları Mevlana Müzesine bile nasıl götüreceğim bilmiyorum. Çünkü bu dört sene içerisinde ben hiç Mevlana Müzesini ziyaret etmedim.” Sonra benden ailesini nerelere götürüp neleri göstermesi iyi olacağı hususunda fikirlerimi sordu. Cevapladım. Ama çok üzüldüm. İkimizde üniversiteli kimliğindeydik ama tercihlerimiz taban tabana zıttı. Arkadaşım dört yılda mezun bir meslek erbabı olmuştu ama üniversiteli olamamıştı. Yıllar geçti bir şehirde karşılaştık. İkimizde memur olmuşuz, o da evlenmiş çocuk bekliyor. Benim de çocuğum olmuş. Bu sefer ben spor kulübü kurmuşum çocuğumla spora gidiyorum. O yine işten eve, evden işe… Keşke bunun için üniversite okumaya gerek olmasaydı da arkadaşım bir teknik meslek okulundan diplomasını alıp başlasaydı mesleğine.

Sözlerim bu noktada okuyucuya ağır gelmiş olabilir ama üniversiteli olmakla, meslek okulu mezunu olmanın insandaki farklılığını net bir şekilde ifade etmek zorundayım. Bakın daha ağırını da söyleyeceğim. Miladi 980 yılında İbn-i Sina dünyaya geliyor, 17 yaşına geldiğinde günümüz üniversitelilerinden daha geniş bir ufka sahip ve okuyup, öğrenme sevdalısı. O zaman 25 yaşında olan Biruni’ye bilim ve felsefe konularında sorular soran mektuplar yazıyor. Bu iki bilim aşığı genç mektuplarla tartışarak bilim yolundaki arzularını dünyaya gösteriyorlar. Onlar zamanın gerçek üniversitelileri. İbn-i Sina, Biruni, Harezmi, Farabi gibi bilginlerin öğrenme ve öğretme aşkı sonraki yüzyıllarda El-Cezeri, Ali Kuşçu, Uluğ Bey, Kadızade Rumi gibi insanlara da aksetmiştir. Benim anladığım üniversiteliler yukarıda saydığım gibi insanları örnek alarak öğrenmeyi, gelişmeyi hayatlarına yaymış ve topluma katkı sağlayan insanlara dönüşmüşlerdir.

Üniversite kelimesi yüksek öğretimin sözlük karşılığı. Birgün bu kelime sözlüklerimizden silinebilir. Yerine bize daha fazla yakışan sözcükler de gelebilir. Ama hangi sözcük kullanılırsa kullanılsın burada anlatılmak istenen ilk-orta eğitimi almış bireylerin bilgiye olan sevgi, gelişme ve bilgiyi yayma arzusu ile öğrenim süreçlerini yaşamsal bir disiplin içine aldıkları öğretim aşaması olarak yer alacaktır. En azından tarihte bu öğretim bu amaçla başlamıştır. Bu yönü yok sayılan üniversiteler de insanların doğru şekilde yetişmesine fayda sağlamayacaktır.

Mimari bir eseri ziyaret etmeyen mimarlık öğrencisi,

Yaşadığı ve okuduğu şehri gözlemlemeyen şehir planlama öğrencisi,

Yöresel ve mahalli müzik ve müzisyenleri bilmeyen müzik öğretmenliği ve konservatuar öğrencileri,

Sanayilerde üretim için ihtiyaç duyulan programları araştırmamış bilgisayar yazılımı öğrencileri,

Ve bundan daha da kötüsü bir akvaryum ortamında birbirini yükselten akademik kadrolar.

Yabancı dil bilmez, tarih, sosyoloji, felsefe, mantık bilim alanına nasıl yardımcı olur düşünmez, gelenekten yeniliğe kapı aralamaz, problemleri algılama ve çözümleri bulma konusunda bir sorumluluk duygusu bünyesinde barındırmaz, ne bir misyon/alanında görev ve sorumluluk ne de vizyon/ileriye dönük hedefler ile ilgili bakış açısı ve eylemleri bulunmaz insanların yuvalandığı yerleri ben idealimdeki üniversitelerle bağdaştıramamaktayım.

Yukarıda bahsettiğim sebeplerle üniversitenin bilim yuvası niteliğinde olamaması ve sadece ekonomik kaygılar ile üniversite eğitimi alınıyor olması bu eğitim ocağının değerini yerle bir etmektedir. Böyle bir ortamdan mezun olan insanın toplumda kendine ayrı bir değer araması da anlamsızdır. Değer ölçütü kazancı kadar olan insanların gerçek anlamda üniversiteli bakış açısını kazanamaması sonuçta tatminsiz, mutsuz ve işinde de başarısız insanların toplumda çoğalmasına neden olmaktadır.

Tüm bu anlatılanları takiben ortada başka bir sıkıntı daha var. O da üniversite mezunlarının gerçek akademik bilinci kazanamamasıyla yaşadığı topluma uzak karakterlere dönüşüyor olmasıdır. Bu durumun yarattığı aidiyet eksikliği üniversitelinin yüzünü yurt dışına çevirmesine neden olmakta ve devamında üniversiteliler beklentileri doğrultusunda başka ülkelere göçmektedirler. Sonuçta başka ülkelerde geçimini sağlamayı seçmiş gençlerimiz toplumun kan ve can kaybına sebep vermektedirler.

Bu böyle olmamalıydı da nasıl olmalıydı?

Nasıl ki 20 yaşında bir erkek askerlik vazifesini yapmak için Asker Ocağına gider ve bunu vatani hizmet kabul ederse, aynı şekilde üniversite okumayı tercih eden her genç de elde ettiği meslekle birlikte ülkesine değer katmak için bir vazifeyi kabul ettiğinin bilincinde olması gerekir. Bu değer katma sadece mesleğini doğru yapmak değil üniversite vasıtasıyla öğrendiği bilgiyi çevresiyle paylaşmak, toplumda örnek aydın bir birey olmak, dinamizmi ile durgun çevresini canlandırmak, üretmek, öğrenmek ve kendisinden sonra gelecek gençlere bir kapı aralamak üniversitelinin vazifesidir.  Bir üniversiteli tüm bunları yaparak toplumu için parayla karşılaştırılamayacak bir değer ve saygıyı elde edebilir. Yoksa sanayideki usta sana bana değer vermiyorsa sonuna kadar haklıdır.

Ben sanayiye gittiğimde mesleğimi sorarlar, haritacıyım derim. Buyur ederler yanlarına, tarlasının yolu olmayan sorar, arsasını böldürmek isteyen sorar, başkası imar planı ile ilgili aklına takılanı sorar. Benzer durumu toplum içine çıktığım her ortamda yaşarım ve elimden geldiğince insanların işine yarayacak doğru ve güncel bilgiyi vermeye çalışırım. O zaman benimle oturup kalkan adam benim giydiğime, yediğime vs. bakmadan doğrudan bilgime bakarak bana hürmet duygularını gösterir. Üniversitede aldığım bilgiler beni ancak toplum gözünde böyle kıymetli bir noktaya taşıyabilir. Hem ben de yaşadığım topluma bir faydam dokunuyor diye o toplumla daha fazla kendimi kaynaşık hissederim ve yaşadığım ülkede daha çok bağlılık duyguları ile hareket ederim. Bir de üniversite de aldığım bilgilerin çoğu zamanla güncelliğini yitirse de o ortamda bilgiyi elde etme ve bilgiyi aktarmanın metotlarını öğrenmiş olmanın etkisiyle sürekli ilgilisi olduğum alanlarda kendimi güncellerim ve kendimden başlayıp, aileme, akraba ve komşularıma, görüş alanıma giren ve benimle etkileşimde olan her insana fayda sağlamaya çalışırım.

Ben harita mühendisliği mezunuyum. Sonra açıköğretimden ilahiyat ve aşçılık da okudum. Bana gelene kadar bu topluma fayda sağlayabilecek o kadar üniversite bölümü mezunları var ki… Her bölümün mezununun topluma işi dışında katabileceği ne çok şey var. Sadece kazandığımız paranın azlığı çokluğu ile bu toplumu ailelerimizden başlayarak nasıl ayağa kaldırabiliriz sorarım size?  Zihnen gelişmemiş bir toplumda işe bisikletinle gidemezsin, çocuğuna güvenilir bakıcı bulamazsın, arabanı sokağa güvenle bırakamazsın, kızını oğlunu tek başına bir yere göndermeye korkarsın, evine, dükkanına kamera taktırırsın, parklarda oturamazsan, evinin dışında hep huzursuz hissedersin. Al sana böyle bir toplumda asgari ücretin on katı maaş! Al ne yaparsan yap. Hayrını mı göreceğiz böyle bir toplumda paranın. İnsanın huzur bulmadığı ve huzuru tesis edemediği bir ortamda para sadece bir kaçış ve yalıtım aracı olmaktan öteye geçemeyecektir. Bunu bilmemiz lazım. Öyleyse bu kadar sene eğitim alan bireyler, hayatının 18-20 yılını eğitim sürecinde geçiren insanlar neden toplumu geliştirmek ve iyiye dönüştürmek için bir sorumluluk üzerlerinde hissetmiyorlar? Hala daha ne bekleniyor? Eğer üniversiteli olmak bu şuuru katmadıysa ve katmayacaksa o zaman liseden mezun olup meslek okul diploması ile bir işe girmek daha mantıklıca değil mi? Bu noktada toplumsal sorgulamamız başlıyor. Üniversitelerin parasal değer ile hayat kurtarıcısı olmadığını gördük, anladık. Üniversiteyi bir meslek yanında bir erdemin kazanım alanı olarak görerek okumayacaksak hiç boş yere o yılları heba etmemizin bir anlamı yok. Toplumun hakkıyla çalışan insanların iş gücüne de ihtiyacı var. Gerçek üniversitelilerin vizyon ve misyonuna da ihtiyacı var. Umudum arzum bu iki unsurun toplumda dengeli şekilde işlemesi ve birlikte elele güzel günler görmemizdir. Yazımın sonunda üniversite okuyacak herkese başarılı ve bilgi dolu bir hayat dilerim, iş hayatındaki herkese hayırlı kazançlar dilerim. Hepinizi topluca Allah’ıma emanet ederim.

Leave a comment