Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Sanat için Sanat ve Toplum için Sanat Kavramlarının Ayrışması ve BİR’leşmesi üzerine

İlk gençlik yıllarımızda felsefe üzerine okulda ve arkadaş ortamında hem okur hem de tartışırdık. Tartışmaya neden olan akımların birbirilerine olan zıtlıklar üzerine inşa edilmesiydi. Yani ya …izm akımı doğrudur, ya da onun tersi …izm akımı doğrudur gibi bir tartışma sürerdi. Ben neden bu akımlar birbirine siyah ve beyaz kadar zıt? Bunun bir grisi yok mu? Bu tezat gibi görünenlerin bağdaştığı şartlar ve durumlar oluşmaz mı diye düşünürdüm. Bir bakıma tez ve antitezden senteze giden bir yol bulmaya çalışırdım.

Felsefe üzerine öğrenme yolculuğumda “Sanat Sanat için midir, yoksa sanat toplum için midir?” sorusu üzerine de tartıştığımız olurdu. Ben insana değer vermenin, insanı ve onun parçası olduğu toplumu güzelleştirmenin bir yöntemi olarak sanatı araç olarak düşünür ve bu yüzden ısrarla sanat toplum için olmalı derdim.  Yıllar içerisinde sanat üzerine yaptığım incelemelerde bu konuda düşüncelerimin eksik olduğunu anladım. Tıpkı felsefe akımlarının tez, antitez ve sentez aşaması gibi sanat için sanat ve toplum için sanatında birlikte yorumlanması gerekiyordu.

Konuya geçmeden önce sanata bakış açımı şekillendiren aile ortamımdan kısaca bahsetmek isterim. Babam Celal Tatlıcı İstanbul Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi (Sonradan Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi) mezunu dekoratör ressamdır. Kendimi bildim bileli evimizde babamın resim ve grafik çalışmaları ön plandaydı. Duvarlarımızı babamın üniversite yıllarında yaptığı resimler süslerdi ancak benim ilgilimi çeken şey babamın eve getirdiği işleri bitirme çabasıydı. Babam ailemizin geçimini grafikerlik yaparak sağlıyordu. Matbaalara yetişmesi gereken acil işleri evde de çalışarak bitirmeye çalışıyordu. Ben bunlara şahit olduğumda o kadar küçüktüm ki babamın çalıştığı kırma masaya parmaklarımın ucuna kalkarak ancak uzanıyor ve ne çizdiğini merakla izliyordum. Bu hatıralar benim bebeklikten çocukluğa geçerken ki ilk hatıralarım olarak unutulmazlarım arasına girmiştir. Babamın çizim işleri benim de çizime yönlenmeme sebep oldu. Ailem ilk resmimi iki yaşındayken çizdiğimi söyler. Babam benim resme ilgimden dolayı çok memnundu. Çünkü o resim çizdikçe ben sırf resmin güzelliğinden heyecanlanır, mutlu olurdum. O da iş haricinde de eğitimini aldığı ressamlığı biriyle paylaşmanın hazzını yaşardı. Ayda bir iki kez babam akşam çayında bir resim çizer, resim bitince odanın bir duvarına doğru sandalye ya da kanepeye resmi koyar ve uzaktan resmi birlikte izlerdik. Resim üzerine yorum yapar bazen resmin devamında yeni bir resim konusu oluştururduk. Bu arada bahse konu ev orta sınıf yaşamın sürdüğü işçi maaşı ile geçinilen bir evdi.

Babam Celal Tatlıcı matbaa sektöründe grafiker olarak çalıştığı dönemde o zamanlar matbaası olan Ediz Hun'la da çalışırdı. Yıllar sonra bir resim atölyesinde babam çini çalışmaları yaparken karşılaştıklarında iki eski arkadaş bu fotoğrafa poz vermişlerdi.
Babam matbaa sektöründe çalıştığı dönemde o zamanlar matbaası olan Ediz Hun’la da çalışırdı. Yıllar sonra bir resim atölyesinde babam çini çalışmaları yaparken karşılaştıklarında iki eski arkadaş bu fotoğrafa poz vermişlerdi.

Babamın çalışma şekli sanata yakınlaşmamı sağlasa da o zaman ki gördüğüm tablo sanatçının geçim sıkıntısıydı. Bu yüzden babam tüm becerisiyle ailesini toplum içinde ayakta tutmaya çalışan bir sanatçı olarak gözümde şekilleniyordu. Böyle bir durumda felsefe alanında sanat için sanat ve toplum için sanat karşılaştırmasında nasıl olur da toplum için sanat fikrini ön plana almayabilirdim?   Sanatçı yaşamın kimi zaman dondurucu soğukluğu, kimi zaman yakıcı sıcaklığı karşısında maharetleri ile topluma adeta sihirli bir değnekle dokunur gibi asil bir eylemi ortaya koyuyor ve bu durumda topluma en içten, en insani faydayı sağlıyordu. Ben de bu yüzden insandan topluma doğru sanat ile fayda sağlama odaklı bir bakış açısını elde etmiştim.

Beri tarafta Sanat için sanat diyenlerin kendileri ya da örnek aldıkları kişilerin toplumsal kaygılardan uzak, elitist davranışlar sergileyen, insan ve hayata karşı dar bir pencereden bakan insanlar görüntüsü veriyor olmaları da bu akıma karşı olmama neden olan etkenlerdendi.

Tabii şunu belirtmek gerekir benim babam toplumcu bakış açılı sanatçı olma iddiasında değildi. Hatta çok sonraları anlamıştım ki babam resim sanatını en başta kendisi zevk aldığı için tercih etmişti. Ama şartlar gereği sanatı geçim kapısına dönüşmüş, üslubu da toplumu yansıtacak bir hal almıştı.

Bense ilk gençlik yıllarımdan başlayarak aldığım sanat eğitimlerinin tamamında sanatsal beceriyi elde edip bununla insanı ve toplumu değerli kılacak bir üretim sürecini başlatmak hevesindeydim. Sırasıyla babamdan aldığım resim eğitimi (ki kendisi resim öğretmenliği de yaptı), üniversite yıllarımdaki müzik eğitimim ve yine aynı zamanlarda başladığım savaş sanatları da dahil hepsinde sanatın kendinden çok sonucunu önemsiyordum. Sanatçının belirli bir kaygı ile üretimini içeren bu dönemi demini almamış ama fokur fokur suyu kaynayan çaya benzetiyorum. Zaman içerisinde kendime ve benim gibi kaygıları olan insanlara baktığımda aslında bu grubun yani toplum için sanat diyenlerin sanatın hakkını veremediklerini üzüntü içerisinde fark ettim. Sanat insanın içinden kopup gelen ince duyguların bir yansımasıyken sanatı bir mesaj verme kaygısı ile yapanların bu ince duyguların çoğunu eserlerine yansıtamadıklarını, tatsız tuzsuz, insan duygularına dokunmayan eserler meydana getirdiklerini gördüm. Sanatçısının verdiği mesajı muhatabının gözüne sokması, gönlüne de sokabileceği anlamına gelmediğini gözlemlerimle anladım. Resimden, müziğe, sinemadan, tiyatroya, nazıma, nesire hangisine baksam ustalığı özünden eserine yansımayan kimsenin aslında gerçek sanatı ortaya koyamadığını ve dolayısıyla kuru bir emekten öteye gidemediğini fark ettim.

Bu sözlerimle taraf değiştirip sanat aslında sanat için olmalıymış düşüncesine geçtiğimi düşünebilirsiniz. Öyle demek isterdim ama maalesef bunu da diyemiyorum. Çünkü sanatını idealize ederek eserler koyan insanların da toplumcu sanatçılardan pek farklı olmadığını, onların da eleştiriyi hak ettiklerini düşünüyorum. Sanatçı tabakası içerisinde yer almayı tercih eden bu insanlar tekniklerinde ideale yakınlığını ortaya koyabilmeyi ve sanatsal performans sergileyebilmeyi o kadar önemsiyorlar ki pek çoğu sanatın ana unsuru olan duygudan duyuya yolculuğu ciddiye almamaya başlıyorlar. Evet ciddiyetsizlik! Karikatür gibi bir tip olarak karşımıza çıkıyor sanat için sanat yaptığını iddia edenler. Sanatının anlaşılmazlığını kendisinin üstünlüğü halkın düşüklüğü olarak görüyor, sanatının kimsede bir duygusal etki bırakmamasını ise kendine bile itiraf etmekten korkuyor. Korkuyor sanat için sanatçı. “Sanat için sanatçı” kendisini alanının söz sahibi olarak görüyor ve yüksek bir noktadan bakıyor diğer sanatçılara. Özellikle de halk içerisinden çıkan alaylı sanatçılara… Sanat için sanat yapmayı öncelikle toplumun değer yargılarından kurtulmak ve sanatını en özgür haliyle yapabilmek olarak gören söz konusu sanatçıyı maddi değerler karşısında da bir Sinoplu Diyojen sağlamlığında görmeyi bekliyor insan. Ama para sanatın önüne geçerken idealler de laftan ibaret kalıyor.

Toplum için sanat ve sanat için sanat yapma iddiasında olanlara getirdiğim eleştiriler bu konuyu uzaktan inceleyenlere her iki tarafla ilgili temel görüşlerimi sunabilmek için. İki tarafın da yöntemlerini gerekli buluyorum ancak yöntemlerin uygulaması sırasında bir şeylerin eksiltildiğini anlatmaya çabalıyorum. Bir kere toplum için sanata gelmeden önce sanatçı kendisi için sanat yapabilmenin manevi hazzına ulaşabilmesi lazım. Çünkü her insan toplumun başlıca yapı taşıdır. Sanat kendi kaynağında yani sanatçısında manevi zevk oluşturmuyor, onun ruh dünyasından, maddi dünyasına doğru bir ışıldama oluşturmuyorsa nasıl toplum için bir değere dönüşebilir? Öyleyse sanat ilk çıkış noktasından başlayarak sanatsallığını yaymaya başlayıp sudaki oluşan daireler gibi açılarak topluma doğallığıyla ulaşmalıdır diyebiliriz.

Halk Ozanlarını ele alalım. Karacaoğlan şiirlerindeki duygunun önce ozanın kendisini etkisi altına aldığı çok bellidir. Ozanın şiirleri için toplumsal bir kaygı güttüğü söylenemez ancak yüzyıllar içerisinde Karacaoğlan halk tarafından öyle benimsenmiştir ki onun şiirlerindeki her dize halkın kendisinden bir parça olarak sahiplenilmiş ve adeta kutsallaştırılmıştır.

“Nice sultanları tahttan indirdi

Nicesinin gül benzini soldurdu

Nicelerin gelmez yola gönderdi

Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm”

 

Şu şiirdeki arı, duru anlatılan ayrılığın, yoksulluk ve ölümün insan üzerindeki etkisini hangi toplumcu sanatçı bu kadar içten anlatabilirdi? Ozan burada yaşamış, hissetmiş, anlattığıyla var olmuş, anlattığı içerisinde yok olmuş şekilde bize duygularını aktarmış. Biz de yüzlerce yıl sonra onun bu halini sanatından hissedip etkisi altında kalmışız. İşte sanatın kişiden topluma akışı!

İnsanın kendi sanatından zevk alması ya da sanat yaparken mutlu olması kişinin kendi içerisinde bir yolculuğa sanat vasıtasıyla devam etmesi ile mümkündür. Sanatçı ruh dünyası ve maddi dünyasını birbirinden ayrı göremez. O yaşamı algıladığı her alanı sanatını ayna kılarak yansıtır. Sonra döner tekrar o aynadaki yansımada kendisini görür. Sanatçı eseri ile kendini biraz daha tanır. Ancak her sanatsal eylemi bu tanıma ve tanışmayı daha derin ve daha engin bir hale getirir. Bu da sanatçının kendi sanatında yolculuğuna dönüşür. Sanatçı bu yolculuğu sırasında yaşadığı toplumu da kendisinin dışında görmez onu da içselleştirir.

“Hep sen mi ağladın, hep sen mi yandın?

Ben de gülemedim yalan dünyada

Sen beni gönlümce mutlu mu sandın?

Ömrümü boş yere çalan dünyada”

 

Neşet Ertaş bu sözleri sevdiğine söyler söylemesine ama öyle bir deyiştir ki bu türküyü dinleyen herkes Neşet Ertaş’ı kendi derdine yoldaş olarak hisseder. Ozan “Ben de gülemedim” derken sanki her dinleyenin sırtını sıvazlamakta, “aynayız, aynıyız” duygusunu hissettirmektedir.

 

Peki gerçek sanatçının sanat yapması için illa bir kaygıya mı ihtiyacı vardır? Sanat için sanat olmaz mı? Bu gerçek bir sanat ustası için çok gereksiz bir sorudur. Sanatçı sanatında ustalığa ulaştığında artık sanat yapıcı değil sanatı yaşayandır. Böyle bir insan Yaşan İnsan Hazinesidir. Sanat onun varlığında cereyan eder ve bu o kadar ayan beyan ortadadır ki sanatın güzelliğine vurgun her insan gerçek sanatçının çekim alanında kendini bulur. Tüm “sanat için sanat” görüşündekilerin aslında bilmeden ulaşmaya çalıştıkları şey budur. Sanatın yaşam bulmuş şekli ve lekesiz bir yansıtıcısı olmak. Böyle bir insanın eserleri insanlığın aynası olduğu gibi belki gelecek nesillerin yaşamlarına derin izler bırakacaktır. Hani ileride gelecek medeniyetlere günümüz toplumlarından örnek bir şeyler ulaştırmak isteyerek zaman kapsülleri yapılıyor ya işte bu kişilerin eserleri tam da buna layıktır. Ancak fark ettiyseniz Sanatını Yaşama dönüştürmüş insanı anlatırken yine manevi yönü çok yüksek, kendi varlığından aleme doğru yayılan bir sanatçı kişiliği aktarmış oldum. Yani dönüp dolaşıp geldiğimiz noktada sanatçının sanatsal eylemi ve toplumsal eylemi birleşti.  Öyleyse sanat için sanat mı, toplum için sanat mı demenin bir anlamı var mı? Gerçek sanatçı yaşamı ve sanatı ile kimi zaman topluma ayna olur kimi zaman kaygısızca yaşadığı bir güzelliğin dışa vurumu olur tıpkı suyun dağ başında kar olması, denizde tuzlanması, ırmakta tatlanması gibi.

Yazımın son bölümünde her iki düşünce yapısının da aynı noktada yani Gerçek Sanatçıda birleştiğini vurgulamak istiyorum. Sanat üzerine bir yazı yazıp örnek eserler paylaşmamış olmamın sebebi telif haklarıdır. Bu konuda yapılacak sohbetlerde sizlere tavsiyem farklı sanat alanlarından birbirinize paylaşımlar yaparak konuyu detaylandırın. Ben zannedildiği gibi toplumların sanatı değersiz gördüğüne inanmıyorum. Tam tersine insanlık yaşama arzusunu sanatla buluyor. Sanata gönül vermiş her insan bu yüzden çok kıymetli. Sanatın manevi boyutu ise benim gönlümde bambaşka kıymetli. Hepinize sanat dolu bir hayat dilerim.

Leave a comment