Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Hızı zamanın hızını aşan bir millet

1556-1562 yıllarında Türkiye’de (O zamanki devlet ismiyle Devlet-i Ali Osmani’de)Avusturya elçisi olan Busbecq Türkler hakkında kaleme aldığı mektuplarında şöyle demektedir: “Düşmanımızın hızı, zamanın hızını aşmaktadır.”

Bakın atalarımız kendilerinden nefret eden düşmanlarını bile hızları, çağın önüne geçen atılganlıkları ile hayran bırakmışlardı. Onlar yapacakları işlere tereddütle yaklaşmıyor, hareket kabiliyetlerini kullanarak çağın engellerini yılmadan aşıyorlardı.

Yazılarıma göz gezdirenler yıllardır üzerine bastıra bastıra ataletten kurtulmamız, hareketli birey/ hareketli topluma dönüşmemiz, mutlaka üretici insanlar olmamız ve buna kıymet vermemiz konusunu yazıp çizdiğimi görmektedir. Atalet nedir? Bedenen ve ruhen uyuşukluk, bir şeyler yapmak konusunda isteksizlik, hareketsizliği hayat tarzı haline getirme diyebiliriz. Ben Ataletin bir toplumu çürütecek en tehlikeli hastalık olduğunu düşünüyorum. Bana bugünkü bireyin ve toplumun sorunlarından bir tane söylemeyin ki kaynağında atalet olmasın. Yine bu sorunlara çare arandığında bedenen, zihnen, ruhen hareket içermeyen bir derman bulunmasın.

Sözlerimin neden ciddiye alınmadığını biliyor musunuz? Ben biliyorum. Eskiden de insanlar uyuşukluğa meyilliydiler. Bu insanın mayasında var. Ancak yaşam şartları bireyden topluma insanları hayatta kalma odaklı hareket etmek zorunda bırakıyordu. İnsanlar kendileri canlılık, dinamizm konusunda yetersiz kalsalar da aralarında lokomotif özelliği gösterebilecek kişileri lideri olarak kabul edip ona uyum sağlayabiliyorlardı. Özellikle Türklerde bu özellik hayati önem taşımaktaydı. Bakın Bilge Kağan Orhun Kitabelerinde bize nasıl sesleniyor: “Babamızın, Amcamızın kazandığı milletin adı, sanı yok olmasın diye TÜRK MİLLETİ İÇİN GECE UYUMADIM, GÜNDÜZ OTURMADIM.”

Dikkat edin!Bu söz sizlere “Bilge” bir kağandan geliyor. Gece uyumayan, gündüz oturmayanların milleti ayakta kalır diyor. Bu meziyet o toplumda takdir edilmiyor olsa Bilge Kağan kitabede yazdırma gereği duyar mıydı? Şimdi az hareketli birini görse insanlar aşağılamak için uğraşıyorlar. Nereden nerelere geldik görüyor musunuz? Buna toplum kodlarımızın değişmesi elbette sebep oldu. Bize bir yerleşik yaşam ve konfor alanı sunuldu. Afiyetle kabul ettik. Arkasından rahatımızı bozacak her söz ve eyleme söver sayar olduk. Sözlerim işte bundan ciddiyetsiz geliyor. Yatalak bir hastanın yata yata yanlarının çürümesi gibi, sabah yatağının sıcağından kalkamayan adamın pervasızlığı gibi, yavaş yavaş suyunun ısısı arttırılarak pişirilen kurbağanın rahatlığı gibi konfor alanı zevk veriyor insanlara.

Bugün hareket edelim, canlı, dinamik olalım, oturmayalım, yeni bir şeyler üretelim, yeni fikirler ortaya koyalım diyenlere destek veren yok. Çünkü geçmişte bizi aşağılaya aşağılaya bu hale getirdiler. Türkler Göçebeydi deniyor. YALAN! Türkler Orta Asya’da da Anadolu’da da tarım ve hayvancılığın gereğine uygun bir yaşam şekli ile hareket ediyorlardı. Bakın hareket ediyorlardı diyorum. Nasıl ki dünya hareket ediyor, mevsimler değişiyor, dünya farklı iklim geçişleri yaşıyorsa Türkler’de buna uyum sağlayacak bir hareketi benimsemişlerdi. Türkler göç etmiyorlardı. Göçebe değillerdi. Bu bir iftiradır. Türk-Turan toplumunu aşağılamak için uydurulmuştur. Türklerde doğanın yaşam döngüsüne uygun yaylak ve kışlak şeklinde bir yaşam söz konusuydu. Hayvanlarını yazın yaydıkları geniş otlaklar, kışın daha iç içe bir yaşama döndükleri kışlaklar vardı. Yunus Emre “indik Rumda kışladık, çok hayır şer işledik.” Diyor ya hani? Anadolu’nun bir dolu köyünün civarından geçerken kışla köyü yazısı gördüm. (Kışla, Kuyulukışla, İğdelikışla… vs.) Bilge Kağan’da Türk Milletine yüzyıl önce “Ötüken’de oturursan sıkıntın olmaz.” diyordu. Yani Göktürk zamanında bile Türk ülkesinin toplum yapısına uygun şehirleri vardı.  Binlerce atı, küçük baş ve büyük baş hayvanı olan bir toplumun bir mekanda (bir kararda) durmaları mümkün değildi. Bu yüzden yaylak ve kışlak şeklinde yaşıyorlar bu sayede daha canlı, daha dinamik, daha üretken hem de daha kararlı, daha çözümcü ve daha pratik oluyorlardı.

 

İşte bizim bu özelliğimizi aşağılaya aşağılaya gözümüzden gönlümüzden düşürdüler. Sonunda konfor alanına sıkışmış dar görüşlü, hareketsiz, pasif insanlara dönüştük.

Neden Busbecq “Düşmanımızın hızı, zamanın hızını aşmaktadır?” diyor! Kendisi bu itirafı yapmadan 30-40 yıl önce 1526’da Kanuni Sultan Süleyman ordusu ile Mohaç Meydan Muharabesinde yarım gün kadar kısa bir süre içerisinde Macar’ları mağlup etti. Bu tarihteki en kısa meydan muharabesi olarak kabul edilmektedir. O zamanlarda Osmanlı Devletinde hala Türk Dinamizmi hakimdi.  Türkler’in bu hareketliliği, şartlara çabuk adapte oluşları diğer milletlerin kafasında şekillenemiyordu. Barut Çinden alındıktan kısa bir süre sonra top ile batının karşısına çıkıyor, tüfek yeni icat olmuşken Türkler tüfeği en iyi kullanan orduya dönüşüyor. Deniz kıyısına geldikten birkaç yüzyıl sonra Donanmasını saldığı denizlere hakim oluyor. Yani hiçbir şeyi yabancılamıyor. Öğreniyor, kullanıyor, geliştiriyor. Hala bu durumun dünyada hazmedilemediğine ve Türklere binbir çeşit yakıştırmalar ve iftiralar atıldığını görüyorum. Ne söylenirse söylensin Türk yaşadığı müddetçe tarih değişmeyecek. Batı yok etmeyi başardığı medeniyetlerin tarihlerini de çarpıtmayı başardı. Ancak Türklerin tarihi o kadar derindeki çamurla sıvamak isteseler bir yerden yine o sıva dökülüp gerçekler ortaya çıkıyor. Eminim ki Orta Asya denilen Türkistan topraklarında nice arkeolojik deliller çıkacak. Daha yeni başladık ve tarih yalanı mutlaka çürütecek. Geçmiş açısından içim çok rahat olsa da içinde yaşadığım toplumun ataleti karşısında rahatsızım. İçimde bu rahatsızlığı atalarımdan alınmış bir miras gibi ölene kadar da taşıyacağım. Umarım birgün yeniden hızı zamanın hızını aşan bir millete dönüşürüz.

Leave a comment