Önceki yazılarımı dönüp tekrar okuduğumda hep aynı şeyleri düşünürüm. Ah şu dilime gelenleri yazamamak! İçimden geçenleri olduğu gibi yazıya dökememek! Ne kadar zor bir durumdur bu.
En okkalısından lafı ağız dolusu söylemek varken ince ince kelime seçersin. Yazı dilidir çünkü. Söz uçar yazı kalır. Bir de o söz yazıya geçti mi kim onu şerh edecek! O pek endişelendirir işte. O kadar tefekkürün sonunda ortaya çıkanı kıymetsiz bir nesne gibi ortalığa saçmak ve anlaşılamayarak mahremini örseletmek var.
O yüzden yazı diline sadakatle bağlıyım.
Sözlerimin hep bir kısmı yarım kalsa da emin bir yerde kalır yazı dilinin arkasında. Ama yine de fikrin ehline ulaşabilmesi için bu yazının yetmediği yerlerde söz söylemeye de mecbur hissederim kendimi. O zaman biraz daha sert bir usluba bürünürüm. En başta kendimi bir çölün mahrumiyeti içinde konumlandırır ve muhattabımı da o mekana kendimle beraber sokarım. Artık sözlerim ikimize de yakacaktır, kaçış noktası kalmamıştır.
Sözün celallisi insanı darmadağın eder ama söyleyen, söyleten, dinleyen hep bu celalin yansıması olmuşsa o zaman bu darmadağınlık insanı zevkle yaralar. O sözü duyanda söyleyene karşı hiçbir olumsuz duygu oluşmaz. Belki en tatlı acıyı hissetmenin minnet duygusu insanda oluşur. Ne güzel bir yaralanmadır ki o, dermanını derdin içinde göstermektedir. O yüzden insan yazmayla aktaramayacaklarını elbette sözle aktarır.
Söz ile ilgili öyle hayret verici şeyler var ki yazı dilinin kapıları buna tamamen kapalı kalmış durumdadır. Sadece bir örnek vereyim. Kader yazıdır. Ama Ol’uş sözle, yok oluş ise sesledir. İşte yazı dilinin ketumluğu.
Yazı dili onurlu bir muhafız gibi fikirlerimizi korumak için bekliyor ve de bu yazılar durduğu müddetçe bekçiliği devam edecek. Konuşma dili ise muhabbet ehline acının tatlının sofrasını sunmaya hazır ama çok zaman var ki bu sofraların ehli kalmamış durumda. Bu yüzden yazı dili ile bin yıl sonraki muhattaba ulaşmak için çabalayıp duruyoruz. Yazı çilesi çekiyoruz. Evet belki duygularımızın pek çoğunu aktaramayacağız, anlatmak istediğimizin yüzde birini satırlarda sunabileceğiz ama muhakkak ki bir insan, gerçek bir okuyucu satırların arasından okunacak daha derin anlamlar bulacak. Yazılanları zihninden gönlüne düşürüp; yaşadığı çağa yansıtıp bizden bir izdüşüm oluşturacak ve dünün anlam ve duygusunu yaşadığı zamanın haliyle yeniden ortaya koyacak. Bir başkalık ama bir aynılık olarak bu muhakkak olacak. O gün geldiğinde bu satırları okuyanla ruhlarımızın sarılması dileklerimle…
