Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

İnsanın İnsana Kattığı Değer ve Bu Değerin İnsan Ruhundaki Manevi Tadı

İnsanın İnsana Kattığı Değer ve Bu Değerin İnsan Ruhundaki Manevi Tadı

Eskişehir’de bir baba küçük kızını basket oynamak için sahaya götürür. Topu eline alır, sektirir, şutunu çekmek üzereyken 25 yıl öncesine ruhen yolculuk yapar. O an hayal dünyasında çocukluk arkadaşı ile basket oynamaktadır. Arkadaşı ona eski bir basketbol kitabından gördüğü şut tekniklerini öğretmektedir. Adam hayal dünyasından gerçek zamana dönerken arkadaşının kendisine kattığı bilgiyi kızına aktarmanın zamanı geldiğini fark eder. Belki de o arkadaşını da bu sebeple yeniden bulacaktır.

6 Haziran 2024 saat 12:10

Telefonum çaldı, bilmediğim bir numaradan aranıyordum. Çağrıyı yanıtladım.

“Alo Buyrun”

“Merhaba. Ben …. Ortaokul arkadaşım birlikte Basketbol oynadığım arkadaşım Caner Tatlıcı için aramıştım.”

25 yıl sonra gelen ve hep bir gün görüşüleceğini hissedilerek beklenilen arama…

Ben onu internette arasam da bulamamıştım. O da beni zaman zaman aramış. İnternet sitem faal olunca oradaki iletişim bilgilerimden telefon numaramı bulmuş. Böylece yıllar gerisinden gelen anıları ve samimi duyguları içeren bir sohbete koyulduk. Çok duygulanmıştım. O bana sorular sordu, ben ona sordum. Sonra telefonu kapatmaya niyetlendi. Ben ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra biraz daha konuşmak istiyordum. İlk defa onun icra ettiği bağlama eşliğinde Türkü söylemeye heveslenmiştim. Bunu söylemek istedim. Bu sefer o da beni aramak nasıl aklına geldiğini anlattı.

Çocukluk arkadaşım kızına basketbol oynamayı öğretirken “Jump Shot” atışını göstermiş. “Kızım bu atışı bana ortaokulda çok sevdiğim bir arkadaşım öğretmişti.” diyerek beni anlatmış. İşte o sırada beni internette aramayı düşünmüş. “Senin eski bir basketbol kitabın vardı. Oradan bana şutları gösterirdin.” dedi.

İstanbul’daki çocukluğum aklıma geldi. Evet. Babamla Beyazıt’da bulunan tarihi sahaflar çarşısına giderdik. Oradan ikinci el kitap alırdık. Benim basketbol hevesimin doruk yaptığı zamanlarda o çarşıdan eski bir basketbol kitabı almıştık.

Benim çocukluğumda Basketbolun Türkiye’deki yıldızları Peter Naumoski, Orhun Ene, Levent Topsakal, Harun Erdenay gibi oyunculardı. İbrahim Kutluay da genç yıldız olarak sahalardaydı. Sahaflardan aldığımız kitapta ise Erman Kunter’li yıllar ve öncesi basketbol oyuncuları, onların atış sitilleri, dünyada basketbolun o zamanlardaki oyun düzeni ve pozisyon bilgileri yer alıyordu. Kitabı su gibi içmiştim. Pek çok akşam boş sahalara gidip öğrendiklerimi oturtana kadar tekrarlamıştım. Sonra da bilgi ve tecrübe edinmenin en güzel yanı olan arkadaşlarımla bu bilgileri paylaşmaya başlamıştım.

İşte o zamanlar en yakın ve en iyi anlaştığım arkadaşımla basketbol adına ne öğrensem paylaşıyordum. Burada güzel olan sadece basketbol bilgimizi geliştirmek değil birlikte keyifle geçirdiğimiz vakitlerdi. O basket topu potaya girsin ya da girmesin biz o sırada ne sohbetler ediyor, hayatla ilgili ne güzel konulara değiniyorduk.

Arkadaşım beni evine davet ettiğinde onun bağlama çalışına hayran kalmıştım. Annem de halk müziğini çok sever benim bağlama çalmayı öğrenmemi isterdi. O zaman arkadaşım bana bu konuda ilk örnek oldu. Ayna grubu solisti Erhan Güleryüz 1996 yılında “Garibim” şarkısını çıkarmıştı. Arkadaşım sazıyla o şarkıyı çalar ben de söylerdim. Hala “Yaşamak hep böyledir, su biter seller durmaz.” sözlerinde o ana yolculuğa çıkarım. (Hayat işte böyle ki güzel ve insanca yaşanmışlıklar, o yaşanmışlıklarda insana katılmış değerler arkadaşlığın her iki tarafını da güzel bir zaman yolculuğuna çıkarabiliyor.)

Bir de arkadaşımın kütüphanesinde “Simyacı” kitabı vardı. Ondan ödünç alıp okumuştum. Sonradan Simyacı hikayesinin Mevlana’nın Mesnevisinde geçen bir hikayeden esinlenildiğini öğrenip tefekkür dünyamda daha derinlere gitmiştim ki belki bir arkadaş ve bir kitap neleri tetikleyebilir bu da güzel bir örnektir.

Melekler Şehri Filmini video kasetten izlediğimiz an arkadaşımla olan son anılarımdan biri. Sanırım o filmden sonra o da, ben de artık büyümeye heveslenmiş olmalıyız. Çünkü filmin sonunda başroldeki karakterin aşk acısı ikimizi de derinden yaralamıştı.

Arkadaşımla 1999 yılından sonra bir daha görüşemedik. Deprem sonrası biz İstanbul’dan taşındık ve tüm arkadaşlarımla irtibatım kesildi. Kendisine hatıra defterimdeki irtibat bilgilerinden ulaşmaya çalışsam da sonuç alamadım. Sonuçta bugün 25 yıl sonra telefonda ilk defa görüştük.

Bu olay gerçekleşirken yaşananlara tanık olan oğluma anlattıklarımı burada tekrarlamak isterim.

Hayatta pek çok arkadaşımız olacak, pek çok anımız da olacak. Kimi anılarımız güzel, kimileri kötü olarak hatırlanacak. Ama insanı başka bir insanda ömür boyu güzel şekilde hatırlatacak çok önemli bir etken var. O da hiç bir beklentiye girmeden, tüm samimiyetinle bir insana kendinden bir değer katmak. Öğrendiklerini, eserlerini, görgünü ve güzelliğini paylaşarak o insanın hayatında olumlu bir iz bırakmak. İnsanı “olmaya” ve “insan olmaya” taşıyan ufacık paylaşımlar gelecekte o kadar kıymet verilerek hatırlanıyor ki bunun parayla pulla bir karşılığı yok.

Belki mukayese edecek olan olur ama özellikle belirtmek isterim her şeyi olan ama arkadaşlarını yaralayıp çevresinde yüzüne bakacak insan bırakmamışların zenginlikler içindeki ruhen zavallılıklarına aldanılmamalı.

Bugün bir arkadaşımın 25 yıl sonra beni güzel şekilde anmış olması, ona kattığım bir değerden bahsetmesi; benim de fikir ve sanat dünyamdaki onun etkisini hiç unutmamam, bunu gözüm dolarak anlatıp yazmam dünyadaki hiçbir maddi değerle ölçülemez. Bu yaşanılanların bir manevi tat olarak ruhumdaki etkisini dünyadaki hangi değerle takas edip tekrar tekrar yaşayabilirim? İşte maddenin hükmünün geçmediği İnsani duygular böyle.

İnsan olmanın değerini bilip, bu değeri paylaşanlara selam olsun.

Leave a comment