Ufak yaştan itibaren çok çalışan, hayata emek veren insanları gözlemlerim. İnsanlık hali bu emektar insanların neyi başardıklarından çok neden rahatsızlık duydukları zihnime kazınmıştır. Bacak Ağrıları. Örnek olarak her iki dedemin de yaşlılık dönemlerinde bacaklarından şikayet ettiklerini duyardım. Biri aşçılık yapıp yıllarca Ocak önünde ayakta durdu. Diğeri çiftçilik yaptı tarla belledi, ekin biçti. Sonuçta ikisinin de en çok yükünü sırtlayan bacaklarıydı.
Gördüm ki insanın yeteneği ne olursa olsun başarı için çırpınırken bir koşturmacaya giriyor ve o koşturmacada bacaklarına yükleniyor. Hani kendi ayakları üzerinde durmak diye bir deyim var ya, o aslında gerçekten ayaklarına ve bacaklarına yüklenerek gerçekleşiyor. Mecazi kısmı da bunun üzerine oturuyor. Çünkü insanın mücadele ve başarı için ona güçlü destek verecek, çabuk yorulmayan sabırlı yardımcılara ya da ortaklara ihtiyacı var. İnsan vücudunda bu görev bacaklara verilmiş.
Dil ve Kalp gibi bazı kaslarımızı saymazsak hiç bir kas grubumuzu hayatımızda bacaklarımız kadar yormuyoruz. Bacaklarımız istemli şekilde çalıştırarak en çok iş yaptırdığımız uzuvlarımız. Dedim ya insanın sabırlı, çabuk yorulmayan ve güçlü yardımcıları iki bacağı ve onun uzantısı ayakları.
Çoğunlukla kendimi yoracağımı bildiğim işlerde ben ve bacaklarım şeklinde 3 kişilik bir takım olarak yorulacağımızı düşünerek harekete geçiyorum. Yani bir işte yalnız mıyım? Hayır! Ben ve Bacaklarım zaten var. Bundan fazlası gelirse daha da güçlü bir takım oluruz. Eğer gelmezse de mevcut takımı güçlendirmek ve yönlendirmek ile mesulüm.
Yapılan çoğu iş bir zamanlama ve planlama gerektiriyor. Bu yüzden insanın işi bu plan ve zamana uygun yapabilmesi için hareketli olmak mecburiyeti var. Bu yüzdende bacaklarımıza çok iş düşüyor. Masa başı çalışan insanların bile uzun vadede ve geniş ölçekli işlerde bu konuya dahil olduğunu belirtmek isterim. Yani ben oturuyorum arkadaş ne bacağından bahsediyorsun diye düşünen varsa hayata daha geniş bakmasını tavsiye ederim. Hayat yürüyor kardeşim. Sen de onunla yürümek zorundasın. Oturduğun yerden yaptığın işle hayatın her boyutuna ulaşamazsın.
Bir bebeğin gelişimini düşünelim. Bebek doğumundan itibaren çok zor işleri başarıyor. Çoğu zaman düşünürüm bebek başarmak zorunda olduklarını yetişkin hali ile değerlendirecek bir beyne sahip olsaydı muhtemelen önündeki engellerden korkar ve asla başaramazdı. Oysaki bebek emmekten, konuşulanları anlamaya, konuşmaya, emeklemeye, yürümeye kadar her şeyi üstüne düşünmeden hayata tutunmak için kendisine bahşedilen güdüleri ile yapar. Tüm bunların içerisinde en zor ve zaman alanlarından biri de bebeğin ayakta durup yürümesidir. Dört ayağı üzerinde durup doğduktan kısa bir süre sonra koşmaya başlayan hayvan yavrularının aksine insan yavrusu yürüyene kadar yaklaşık bir yıl geçer. O bir yıl içerisinde bebeğin başını kaldırıp dik tutmaya çalışması, sağa sola dönmesi, sürünmesi ve emeklemesi hep yürüyüş öncesi hazırlıklardır. Sonra bebek bir yerlere tutunup iki ayağı üzerinde durmaya başlar. Bir bebeğin iki ayağı üzerinde durduğu anki aldığı keyif hayret vericidir. Bebek adeta özgürlüğünü ilan etmiş, hayatında olması gereken yeri bulmuş gibi ışıldayan gözlerle bakar ayakta dururken. Dizlerini büküp olduğu yerde zıplar gibi yaylanır. Artık diğer insanlarla aynı görüş açısı yani yerküreye paralel bir duruşla bakmaktadır. Bebek bu duruş ve bakış ile birey olarak varlık sancağını dalgalandırmaktadır. Ona bu imkanı bacakları sunmuştur. Bacakların görevi burada da bitmeyecek, yürüme, koşma, zıplama için gelişmeye ve çalışmaya devam edecektir. Hatta ilginç bir şey daha şudur ki bebek yürümeyi başardıktan bir süre sonra koşmaya odaklanır. Koşar adım hareket etmek yürümekten daha kolay gelir ve bebekler yetişkinlerden farklı olarak koşarken daha geç yorulurlar.
İnsan büyüdükçe hayatın telaşı içerisinde bu vefalı iki dostu bacaklarının onun için ne kadar emek verdiğini unutur. Bu unutma aslında sadece dosta olan vefasızlık değil, kendindeki en önemli destekçilerden iki yiğidi göz ardı edip gücünü ve potansiyelini heba etmek anlamına da gelmektedir. Oysaki insan bacakların değerini bilseydi herhalde her ayağa kalktığı anın bebekliğinde olduğu gibi gelişimi, başarısı ve mutluluğu için bir ayağa kalkış olduğunun bilinci ile harekete geçerdi. İnsan ayağa kalkabiliyorsa bu kalkış onu mutlaka bir hareket ve yenilenmeye taşıyabilir. Kalkmak, doğrulmak o kadar derin manalar içerisinde barındırıyor ki bu yazıyı aşacağından şimdilik teğet geçmeyi uygun buluyorum. Ben yine bu eylemi ve manayı oluşturan bacaklara dönmek istiyorum. Biz insanlar özellikle içinde bulunduğumuz modern zamanlarda bacaklarımızı kullanmaya ar eder olduk. Ne kadar az kıvışlarsa o kadar rahat edeceğini düşünen insanlar ve bakış açıları ile olduğumuz yerde oturmaya alıştırılıyoruz. “Ne dinelip duruyon, yer senden kuvvetli, otursana.” Diyen yaşlılarımız toplumun geldiği bu son noktadan gayet memnun olmalılar. Evet artık cümleten oturuyoruz, dinelmiyoruz. Haşa yere kafa tutmak haddimize değil.
Peki ya insanın yaşamak için yürüme gayreti ne olacak? Ben burada seçimimi bacaklarıma kuvvet deyip Ayakta Durmak ve Yürümekten yana yapıyorum. Modern insanın bacaklarını unutmuş olmasını da bir gaflet olarak kabul ediyorum. Bacaklarım benim özgürlüğümdür. Başkalarına karşı kendi gücümle emeğimi ortaya koyabilmemdir. Kurta sormuşlar ya hani neden boynun kalın diye, demiş kendi işimi kendim görürüm. İşte o hesap kendi işini kendi gören insanın da bacakları güçlü olur, sağlam olur.
Bunun aksine teknolojinin hakim olduğu çağımızda vücudumuzu ve en çokta bacaklarımızı yormamamız için her türlü alet ve sistem ile kıskaç altına alındığımızı görüyorum. Bu durum başkalarına bağımlı yaşamaya mecbur kılınmış insanların toplumda artmasına sebebiyet veriyor ya da kasıtlı verdiriliyor.
İnsan bacaklarını kullanırsa;
Bir yerden bir yere gitmeye çekinmez, konfor alanı içerisine sıkıştırılamaz
Yürüyebildiği her alana etki eder ve o alan içerisinden kendisine kaynaklar oluşturur.
Ayakta durduğu müddetçe insanın birden fazla işi birlikte yapma ihtimali vardır. Böyle bir insan hayatını organize edebilir. Kendi planlarına sadık kalabilir.
Ayakta durmaya alışmış insanın gözü sürekli koltuk oturak aramaz. Birilerinin onu bir yere buyur etmesine ihtiyaç duymaz. Eskilerin deyimiyle muhannete minneti olmaz.
Dengesi kolay bozulmaz bu yüzden kendine olan güveni fazla olur.
Saymakla bitmez ama ben bacakları kullanmanın mecazi anlamına girmeyi bile sözü uzatıp dolandırmak olarak görüyorum. Gerçekten bacaklarının gücü ile hareket etmeye alışmış insanın ayakta duruşu, yürüyüşü, koşuşu hatta yeri geldiğinde tekme atışı üzerinden nice manalar çıkartılabilir, edebiyat düzülebilir. Ama bunu yapamayan insana bacaktan kasıt bir mecazi anlamı aktarmaya bile çalışsan boş bir çaba olarak kalır. Bu yüzden yazımın başında olduğu gibi beni etkileyen insanlar bacağında sızı olan insanlardır. Tıpkı dedelerim gibi. Yorulmamış, sızlamamış bacaklara ben neyi anlatabilirim. Ancak akşam olduğunda bacaklarında ağrıyı çekip de bundan içten içe keyif alanlar anlar bu anlattıklarımı.
Bu yüzden ben Allah’ıma çok dua ederim bacaklarıma güç derman versin diye. Çünkü daha onları yoracağım çok günler ilerde beni bekliyor. Bacaklarımı daha çok yorabilmek daha fazla “kendimce” çalışabilmek demek. “Kalk hadi” dediğimde beni dinleyen bir çift subayım bu gövdeyi taşıdıkça yapabilecek nice işler olacak. Nice yollar aşılacak. Allah bacaklarımızı sağlık versin.
