Başrolünde Russel Curowe’un oynadığı 2001 yılı yapımı Akıl Oyunları filminde bir sahne vardır. Filmin ana karakteri John Nash arkadaşlarıyla eğlenmek için gittiği bir mekanda çarpıcı bir olay yaşar ve “Adam Smith (Kapitalizmin fikir babalarından) yanılıyordu, en iyi sonucu almak için gruptaki herkes hem kendi, hem de grup için en iyi olanı yapmalıdır.” der, ardından oyun teorisinin matematiksel kısmı hakkında çalışmalar yapmaya başlar. Filmin devamında oyun teorisinden ziyade John Nash’in hayatına odaklanılsa da, soğuk savaş döneminde oyun teorisinin ülkeler arası ilişkilerde yerinin olduğunu da satır aralarından okumuş oluruz.
Oyun teorisinin rekabeti ortak bir kazanca dönüştüren mantığının sosyal ilişkilerde kullanılmaya başlanması belki 40 yıldan uzun bir mevzu. Ancak ülkemizde maalesef hala vahşi rekabet yaklaşımının başarıyı getireceği düşünülerek hareket ediliyor. Artık bu vahşi rekabet ailelerin dayatmasıyla ilkokul birinci sınıf öğrencilerine kadar inmiş durumda. Çocuklar sınıftakilerle arkadaşlık ilişkisi kurmadan, önüne geçmesi gereken rakipleri olarak görerek birbirlerine tavır takınıyorlar. Küçücük çocukların bunu kendi başlarına öğrenmelerine imkan yok. Çünkü rakiplerini geçtiklerinde o yaşlarında elde edecekleri maddi bir durum henüz sağlanmıyor. Belki 15 yıl sonrasında gelecek bir zafer(!) için rakiplerini şimdiden elemeye çalışıyor olduklarını ancak aileler onlar dayatırsa biraz anlamlandırıyor olabilirler.
Şunu da belirtmek isterim, rekabet insan gelişimine katkı sağlayan etkenlerdendir. İnsanın kendisi ile aynı kulvarda yer alıp aynı hedeflere ulaşmaya çalışan birileri ile temas halinde olması kendisinde bulunanları değerlendirmesini ve geliştirmesi gereken yönlere ağırlık vermesini kolaylaştıracaktır. Böylelikle rekabet itici güce dönüşecek ve bu aynı kulvarda yarışma durumu centilmence devam ettiği müddetçe yarışın tüm bileşenleri başlangıçtaki hallerinden daha iyi bir konuma geleceklerdir. İdeal olan bu olsa da pek çok açıdan bozulmuş bir toplumda rekabetin de centilmence devam etmediği bir gerçektir. Böyle bir ortamın getirdiği şartlarda rekabet vahşileşir çünkü aynı hedefe ulaşacak sayı başlangıç çizgisindekine oranla çok çok azdır. Geriye kalanlar içinse bilinmezlikler çok fazladır.
Ancak bu vahşi rekabet içerisinde kazanan gerçekten tam anlamıyla bir zafere ulaşmış mıdır? Bir birey düşünün, 15-20 sene boyunca herkesi sadece rakip olarak görmüş, kimseyle arkadaşlık kuramamış, kendisinden bir açıdan üstün birisini gördüğünde duygusal krizlere girmiş, hedeflerinin bazılarına hastalık, ekonomik yetersizlik gibi sebeplerden ulaşamamış, sonuçta hem küresel hem de ülkesel şartlara göre hedeflerini daralta daralta maddi olarak kendisine en yeterli bulduğunu kabul etmek zorunda kalmış. Peki bundan sonrası nasıl geçecek acaba? Görüldüğü gibi oyun teorisine benzer durum bu sefer insan psikolojisi için geçerli olmaktadır. Eğitim ve kariyerde kazananlar basamağına vahşi rekabete sürüklenerek çıkan kişi henüz 30 lu yaşlarına basmadan hayatın diğer alanları ile bağlantısını kopartmış ve belki de ömür boyu tamir edilemeyecek bir psikoloji ve ona bağlı yaşam şekli ile insanlar arasında ıssızlaşmıştır.
Anne babalar burada “ben elimden geleni yaptım, çocuğumu okuttum, meslek sahibi yaptım” diye içleri rahatlatsalar da aslında çocuğu meslek sahibi yapmakla, çocuğu hayata hazırlamak arasındaki derin uçurumu göremediklerinden büyük bir hatanın baş müsebbibi olduklarını fark edemiyorlar. Bu sefer de “her şeyi yaptım bu çocuğun niye bir kurulu düzeni yok” diye çocuğu suçluyorlar. Bir yarış atı düşünün, 5-6 yaşlarına kadar yarışıyor en fazla. Sonra bu atın ömrü daha 20 yıl daha sürecek ama tek bildiği yarışmak. O geri kalan 20 yıl at için nasıl geçer bir düşünün. Eğitim öğretim yarışından çıkmış gençlerin de durumu da böyle işte. Yarış bittiği anda insanlarla yalnız rekabet üzerine kurulu duygularının yerini neyin alması gerektiğini bilemiyor gençler. Aynı yöntemi iş hayatında da devam ettirmeye çalışıyor, evlenebilirse eşiyle de aynı rekabeti sürdürüyor. Sonuç mutsuz ömür ve ömürler.
Şuan yaşı 30-40 civarı olanların çocukları artık ilkokul çağlarına gelmeye başladı. Bu anne babalar kendi eğitim zamanlarındaki şartları düşünerek ve günümüzdeki ekonomik durumu gözlemleyerek çocukları için kaygıyla örülmüş bir yol inşa ediyorlar. Salt rekabet üzerine kurulu bu yolun gidişatını onlar görmüyorsa ben göstermek istiyorum. İşte 2000 sonrası doğan neslin başına gelenler. Aynı dayatmalarla okul hayatlarını bitirdiler. Bunca emek, bunca hırs ile hiç çalışmayan hiç emek vermeyen aynı kefede yer alıyor. Emek değersizleşir mi? Eğer zamanın şartlarına göre kıymet bulmuyorsa elbette. Bu yüzden şuan yirmi yaş civarındakiler maddi şartları ve hayatın gidişatını kendilerine göre yeniden yorumlayarak hareket etmek zorundalar. Ben bu yaş grubu gençlerle sürekli konuşuyorum. Sürekli mevcut şartlara göre tavsiyeler veriyorum. Yazının o bölümü uzar. Ancak bir ara ondan da bahsederim.
Konuya tekrar ebeveynlerin çocuklarını rekabet ortamında darlamalarına bağlamak istiyorum. Çocuğun iyi bir eğitim alması, geçerli bir meslek sahibi olması için hepimiz elimizden geleni yapmalıyız. Ancak duygusal erozyona sebep olmamalıyız. Çocuk her yaşının insani ilişkilerini devam ettirebilmeli. Arkadaşları olmalı, gülmeli, oyun oynamalı daha önemlisi hayata karşı esnek olmalı. Hayat şartları hesaba katılamayacak kadar hızlı değişirken çocuk tahammülsüzlük içerisinde büyümemeli. Her insan kendi Robinson Crusoe adasında yalnız kaldığında yaşayabilecek kapasiteye ulaşabilmelidir. Aileler bu konuda çocuklarına destek olmalı ve yol göstermelidir. Ben yol gösteremem arkadaş, ben sadece okuturum diyorsanız o zaman bırakın çocuk kendi rotasını çizsin belki hiç ellemeseniz çocuk daha iyi olacak.
İllaki mevcut şartlarda bir şey yapmak istiyorsanız şu son söyleyeceğime dikkat edin: Bugün ailenin kurumsal yapısına her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Her ev kendi içinde gelişmesi büyümesi gereken bir devlet gibidir. (şirket gibi de derim ama örnek sadece ekonomik gibi algılanır.) Bu aile kurumunun yönetici unsurları olan biz anne babaların görevi çocuğu okutmakla son bulmuyor. Aile çocuk için pek çok maddi ve manevi birikimin kaynağı olarak şu çağda daha çok önemli olacak bunu görüyorum ve size özellikle aktarıyorum. Belki birkaç nesil önceden başlayan köklerinizle beraber ya da şuan bir kurum haline getirerek çocuğunuza ailenin gücünü aktarmalısınız. Ailenin aktif bir değer olabilmesi için sizler de gelişin. Okuyan aile olun, üreten aile olun, kimliği olan aile olun. Böyle bir ailenin gücünü siz alamadıysanız bunu başlatan siz olun. Aile topraktır, her insan bir ağaç. Bilgimiz, eğitimimiz dal olur uzanır. Çalıştığımızla elde ettiklerimiz meyveye dönüşür. Toprak gibi bereketli aile olabilirsek çocuklarımızın meyve verdiklerini göreceğizdir İnşallah.
